Nostaljik takıntı insanın en zengin yanıdır. Bu biraz günümüz temaşasına ayak uyduramamaktan ortaya çıkan bir tespittir. Eskiden pek çoğumuz trenlere binmezdik ama onun vadilerin içinden süzülüşünü, havada bıraktığı o kara dumanını ve telaşlı telaşlı çalan o tiz düdüğünün sesini dinlemek, onu seyretmek, cuf cuflarını duymak kara treni sevmemiz için hepimizin yeterli nedeni olmuştu. Bizden birkaç önceki nesil doğanın çıplaklığını, kokusunu, doğallığını içinde hissederek, tadarak yaşayan bir nesildi. O nesil çok mutluydu, ekmeğini topraktan kazanırdı. Büyük hesaplar yapmadan, kötü alışkanlıklara bulaşmadan Anadolu’yu yudumlardı. Herkesin sözü senet gibiydi. Kimse lafını evirip çevirmez hele hele hiç gevelemezdi. Anadolu da bir deyim vardır; adam gibi adam olmak, lafı bu bereketli topraklar üzerinde yaşayan o necip insanlar için söylenmiştir. Düşmanına bile mertlikten başka şey düşünmeyen o güzide insanlar, insan olmanın onurunu, güzelliğini yaşayarak bütün dünyaya şanın, mertliğin yolunu göstermiştir.
Hepimiz çocukluğumuzu özleriz. Bununla yetinmeyip çocukluğumuzun geçtiği sokakları, mahalleyi, bağı, bahçeyi, ağaçları bile özleriz. Hele çocukluk arkadaşı hayatımızın olmazsa olmazlarından olmuştur. Belki günümüzde özlenecek güzelliklerimizi elimizle bir bir yok ediyoruz. Belki geçmişe özlemimiz bundandır. Altında oturduğumuz bir ağacın kuruduğunu yıllar sonra görmek bile nasıl yüreğimizi incitiyor değil mi? İçinde çıplak ayakla dolaştığımız, çimerek serinlendiğimiz bir kıyısında suyunu içtiğimiz, derenin kuruduğunu görmek geçmişimize sokulmuş zehirli bir hançer gibi yüreğimizi kanatmaya yetiyor bile.
Giderek her şeyin tadı mı değişiyor acaba?
Yaşam bizi olduğumuzdan farklı kulvarlara mı sürüklüyor?
Kendimizi neresinde olduğumuzu bilmediğimiz bir labirentin içinde mi sanıyoruz?
Ağaçla ve toprakla ilişkimiz ne kadar azaldı öyle!
Kaçımız kirazı dalından yiyor, kaçımız bir elmayı gölgesinde ısırıyoruz? Sevilerimiz, aşklarımız bile değişti. Eskiden bir öküzün, bir eşeğin, bir atın sevgisini bugün bir araba almadı mı? Bir at mıydı bizi mutlu eden yoksa bir araba mıydı yaşantımıza mutluluk katan? Eskiden diz boyu yokluk, fakirlik vardı; Açlıktan insanların nefesi kokardı. Yinede hırsızlık görülmüş duyulmuş şey değildi. Küçüğe sevgi büyüğe saygı toplumun temel dayanağıydı. Yoldan aşağı düşene imece usulü yardım eli uzanırdı. Komşusu aç iken tok olanın huzuru, keyfi olmazdı. İnsanlar kalmışa, göçmüşe, yolcuya, tanrı misafirine evinin kapılarını ardına kadar açardı. Hırlımıdır hırsız mıdır, in midir cin midir diye sorgulanmazdı? Misafir tanıdık tanımadık olsun baş tacı edilirdi. İnsan ilişkilerinde dürüstlük temel ilke edinilmişti. İnsanları aldatan, dolandıran, sözünde durmayan birileri çıksa da sayıları öylesine azdı ki adeta parmakla gösterilirdi.
Yokluk içinde ömür tüketen insanlar şikâyet nedir bilmezlerdi.
Bir tatlı sözden, bir tebessümden, bir güler yüzden, bir ağacın gölgesinde, bir pınarın başında azığındaki kuru soğanla ekmeğni yemek bile onları yeterince mutlu ederdi. Küçük şeylerden mutlu olmanın emsalsiz yolu onların yoluydu. Sıcaktan kavrulmuş bir günde toprağa şırıl şırıl inen bir yağmurun verdiği haz o güzel insanların ömürlerine ömür katardı. O öyle bir duygudur ki; bir insan bu mutluluğu başka hiçbir şeyde bulamaz diye düşünürlerdi. Geçmişini geleceğini toprakta gören insan mutluluğu hep daha çok hak etmiş insandır. Onlar gökyüzünü sadece mavi görmezlerdi. Gökyüzü bildikleri her renkte çıkardı karşılarına. Bazen sarı, kırmızı, bazen yeşil, turuncu, kızıl bazen bir dünya beyazıydı gökyüzü. Düşünceleri onların en güzel en yakın dostuydu. Onları hiç uzağa salmazlardı. Düşüncelerini gökyüzünde toplayan insan en mutlu insandır. Bugün çizilemez diye iddia edilen mutluluğun resmini onlar çoktan çizmişlerdi bile.
Bugün neden biz böyleyiz? Sıcaktan soğuktan, yağmurdan sudan, kara kıştan şikâyetçi oluverdik. Yolumuzun kısa süre bile kapanmasına tahammül gösteremiyoruz. Bugün soframızda ne kadar çeşit var böyle? Hala asık suratlıyız, hala yediklerimizden şikâyetçi oluyoruz. Bir kuru ekmeği paylaşmayalı zamanın üzerinden sanki bir çağ geçivermiş. Sokakların öylesine kalabalık olmasına sakın aldanmayın. O kalabalıkta herkes öylesine yalnızlık çekiyor ki hiç sormayın? Birinin selam vermesi bile artık tuhaf karşılanıyor büyük şehirlerde. Bayram değil seyran değil ne diye selam verirsin be adam! Hırlı mısın hırsız mısın diyen sorgulu gözlerle bakıyorlar insanlar. Sokakta bir tomar para bulsak nasıl davranırdık acaba? Eğer birileri görmüşse doğru insan kılığına bürünür onu ilgililere teslim ederdik. Ya yalnızsak, bizi birileri görmemişse vicdanımızın sesi bizi nereye götürürdü acaba?
Sevgi ile kalın.